2.
Haziran
 
5.
Mart

Low Cab mı yoksa Low Fat mi?

Kışın son aylarını yaşadığımız şu günlerde herkeste yine aynı telaş…

Yaza girmeden fazla kilolardan nasıl kurtulabiliriz?

Her gazetede, her dergide ve internette yüzlerce diyet göze çarpıyor. En popüler diyetler genellikle şu iki prensibe dayanıyor:  “low carb” veya “low fat”.  “low carb” diyetlerinde günlük aldığınız karbonhidrat miktarını azaltıyorsunuz. Low fat te ise günlük alınan yağ miktarını azaltmak durumundasınız. Peki bu diyetler kilo verdirmede sanıldığı kadar başarılılar mı ?Sağlık üzerine herhangi bir yan etkileri var mı?

Ya da en önemlisi hangisi daha iyi?

Bu soruları yanıtlamadan önce genel olarak “Karbonhidrat” ve “Yağ”ları biraz tanıyalım.

Karbonhidratlar günlük aldığımız besinler içinde en büyük gurubu oluşturuyorlar.  Yani bir günde en fazla karbonhidrat tüketiyoruz. Ekmek, makarna, patates, un ve unla yapılan her türlü gıda maddesi kompleks karbonhidratları oluşturuyor.  Şeker, tatlılar, meyveler ve hatta bazı sebzeler basit karbonhidratları içeriyorlar. Kompleks karbonhidratlar doymamızı sağlıyor. Basit karbonhidratlar ise yiyeceklere tat verdiklerinden bizim için dayanılmazlar.

Genel olarak karbonhidratlar vücudumuza enerji sağlarlar. 1 g karbonhidrat 4 kkal enerji verir. Özellikle beyin ve kırmızı kan hücreleri enerji gereksinimlerini basit karbonhidratlardan karşılarlar. Hangi diyeti yaparsak yapalım beynimiz ve kırmızı kan hücrelerinin fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmeleri için günde yaklaşık 100 g karbonhidrat almak zorundayız. Bu da örnek olarak ortalama 3 dilim tam tahıllı ekmek ve bir elmaya karşılık gelir.

Yağların bir gramı 9 kkal enerji verir. Yağları mutfağımızda yemeklerimizde veya ekmek üzerine sürerek tüketiriz. Bir de direk olarak göze çarpmayan “gizli yağlar” vardır. Bunları da et, sucuk, balık veya fındık fıstık gibi gıdalardan alırız. Yağlar enerji vermenin yanı sıra vücutta bir takım hormonların üretilmesinde rol oynarlar. İç organlarımızı dıştan korudukları gibi vücudumuzun darbelere ve soğuğa karşı dirençli olmasını da sağlarlar. En önemlisi yediğimiz herşeye lezzet katarlar. Bu anlamda bir diyet kapsamında yağ miktarını azaltabilmek de sanıldığı kadar kolay olmuyor.

Bu iki diyet türünün hangisinin daha iyi olduğu konusunda kesin sonucu olan bir bilimsel çalışma henüz yapılmamıştır. Her iki diyet türü ile de kilo verebiliyoruz. Ne kadar sürede kilo verdiğiniz ve bıraktığınız zaman ne kadar kilo alacağınız ( jo-jo etkisi) tamamen diyetinizin içeriğine bağlıdır. Low fat te de low carb ta da özünde günlük almış olduğunuz kaloriyi azaltıyorsunuz. Sonuçta her iki diyet türü de aynı kapıya çıkıyor. Aldığınız kaloriyi azalttığınız zaman yani daha az yediğiniz zaman kilo veriyorsunuz. Hangi diyetin sizin için uygun olduğuna bir diyetisyenle beraber ortak oluşturduğunuz size özel bir beslenme planıyla karar vermelisiniz.  Vücudumuz uyguladığımız diyetleri  zaman içinde hafızasına kaydediyor. Bunu vücudumuzun diyet hafızası olarak da adlandırabiliriz. Bu hafıza bir dahaki sefere benzer bir diyet uyguladığınız zaman daha önce uyguladığınız diyeti  hatırlıyor ve kilo kaybetmemeniz için direnç gösteriyor.

Bu sebeple hangi diyeti uyguladığınız değil,  hangi diyeti nasıl uyguladığınız önem taşıyor!

Sağlıklı kilo vermek istiyorsanız,  uzman bir diyetisyen eşliğinde size özel bir diyet planı doğrultusunda yeni hayat stilinize “merhaba”  deyiniz!!

Yazan: Aslı Demirel

 
4.
Şubat

Diyabet : Şeker Hastalığı

 

Günümüzde artık çocuklarımızı da tehtid ediyor!

Şeker Hastalığı sık görünen ve iyi bir insülin tedavisi uygulanmadığı taktirde uzun vadede ciddi sonuçlara yol açan metabolizmal bir hastalıktır.

Genel olarak Şeker Hastalığı’nın Tip 1, Tip 2 türleri olduğu gibi, bazı hastalıklar sonucunda meydana gelen ve hamilelik döneminde oluşan çeşitleri  de vardır. En yaygınları Tip 1 ve  Tip 2 türleridir.

Neden Şeker Hastalığı oluşuyor? Genetik mi yoksa sonradan mı meydana geliyor?

Şeker Hastalığı’nın Tip 1 çeşidi genetiktir. Bu  hastaların Pankreasları insülin hormonunu üretmezler. İnsülin kandaki şekerin hücrelere alınmasını sağlayan bir anahtar gibidir. İnsülin olmayınca hücrelerin kapısı açılamaz ve şeker içeri alınamaz. Yani şeker hücre tarafından yakılamaz. Bu nedenle bu kişilerin kanlarındaki şeker oranı hep yüksek kalır. Özellikle gece idrara çıkmak, çok sık susamak ve su içmek, aşırı kilo kaybı en önemli belirtileridir. Bu hastalar ömür boyu insülin hormonu almak zorundadırlar.

Şeker Hastalığı’nın Tip 2 türü genetik olmayıp, yanlış ve tek taraflı yeme alışkanlığı, şişmanlık ve hareketsizlik sonucunda zaman içinde ortaya çıkan çeşididir. Birçok Tip 2 Şeker Hastası yıllarca yüksek kan şekeriyle, hiçbir belirti olmadan yaşayabilirler. Bu hastalarda Pankreas insülin üretir. Yıllar boyu tek taraflı olarak fazla miktarda ve sıklıkta beyaz un ve unlu mamüller, şeker, patates, pirinç ve tatlı yiyeceklerin tüketülmesi sonucu hücreler insülin yokmuş gibi davranmaya başlarlar. Böylece şeker yine hücreye alınmaz ve yüksek miktarda kanda kalır. Bu hastalarda erken teşhis ve gerekli tedavinin zamanında uygulanması oldukça önemlidir. Eğer tedavi uygulanmazsa kristal yapıda olan şeker damarların, özellikle ince olan kılcal damarların içlerine yerleşip yapılarını bozar ve dolayısıyla fonksiyonlarını engellemeye başlar. Bu hastalarda kandaki şeker uygun tedaviyle düşürülmezse uzun bir süre zarfında böbrek rahatsızlıkları, gözlerde görme bozukluğu ayaklarda ve parmak uçlarında hissizlik gibi kötü sonuçlar doğurmaktadır.

Asıl üzücü olan bu hastalğın günümüzde çocuklarda bile görülüyor olması…

Hızlı yeme alışkanlığımızın artması, gereğinden fazla tatlı, şekerli, unlu gıdaların tüketilmesi ve özellikle meyve sularının su yerine içilmesi çocuklarımızda şişmanlığa ve buna bağlı olarak Şeker Hastalığı’na sebep olmaktadır. Vücutta ağrı sızı gibi belirtileri olmadığı için Şeker Hastalığı riski özellikle şişman olan çocuk ve gençlerde kimsenin aklına bile gelmemektedir. Bu nedenle kilo problemi olan çocuk ve gençler kann şekerlerini ev doktorlarına düzenli aralıklarla kontrol ettirmelidirler.

Şeker Hastalığı olan kişilerin de yapmaları gereken ilk iş hastalıklarını ciddiye almaktır. Doktorların ve diyetisyenlerin belirledikleri insülin miktarı aksatmadan düzenli bir şekilde alınmalıdır.

Çağımızın „Veba“sı haline gelmiş olan bu sinsi hastalıktan korunmanın tek yolu ise düzenli, dengeli beslenme ve aktif bir  yaşam tarzıdır.

Yazan: Aslı Demirel

 

 

 
10.
Ocak

Kalp ve Damarların Sinsi Düşmanı:

Yüksek Kolesterol

 

„ Yüksek Kolesterol “ çağımızın en yaygın hastalıklarından birisi…Kötü etkilerini hemen göstermediği için birçok kişi tarafından hafife alınıyor. Uzun bir süreç sonunda  damar sertliği, damar tıkanıklığı, kireçlenme, kalp krizi hatta beyin kanaması ile sonuçlanabiliyor. Bu noktaya gelindiğinde de iş işten geçmiş oluyor.

Aslında kolesterol vücudumuz için gerekli bir madde. Birçok hücrenin yapı taşını oluşturduğu gibi bazı hormonların üretilmesinde rol oynuyor. Vücuttaki işlevine göre farklı çeşitleri var. Bizim için kötü olanı  „LDL“ denilen türü.

Kolesterolün yükselmesinde en başta genetik etkenler büyük rol oynuyor. Ailede kolesterol sorunu varsa, bizim de kolesterolümüzün yüksek olma olasılığı oldukça fazla… Bu tip hastalar sürekli ilaç tedavisi görmek zorundalar. Beslenme ve sporla ancak belli bir oranda başarı sağlamak mümkün..

Bir de diğer hastalıkların neticesinde ve uzun süreli yanlış beslenme sonucunda ortaya çıkan yüksek kolesterol var. Bu türünü ilaç kullanmadan da kontrol altında tutabilmek mümkün.  Öncelikle oluşmasını engellemek gerekiyor. Bu noktada katı olan hayvansal yağlar oldukça önemli. İç yağı, kuyruk yağı, tereyağı, salam ve sucuğun içinde bulunan yağlar, „ Kırmızı Noktalı Yağlar “ gurubunu oluşturuyorlar. Bitkisel olan katı yağları da unutmamak gerekiyor. Keklerin ve pastaların üzerinde gördüğümüz kalın ve parlak çikolata tabakası bol miktarda palm yağı ve hindistan cevizi yağı içeriyor. Gıda paketlerinin üzerinde okuduğunuz bu yağları da tüketirken miktarlarına dikkat etmemiz gerekli…

Buna karşın akdeniz mutfağının incisi zeytin yağı yüksek kolesterole karşı savaşta en önlerde yer alıyor. İkinci sırada kanola (Rapsöl) yağı geliyor.  Kanola yağı balık yağından sonra en yararlı yağ asitlerini içinde barındıran bir yağ çeşidi. Ardından gelen ceviz ve ceviz yağı omega 3 yağ asitleri içeriğiyle oldukça önemli. Öyle ki; kahvaltı sofranıza ekleyeceğiniz 3-4 adet ceviz kalp ve damar sağlığınız için geleceğinize yapacağınız en iyi yatırım.

Balık yağı denildiğinde çocukluğumda annemin zorla yutturmaya çalıştığı balık yağı kapsülleri aklıma geliyor. Ceviz yağında olduğu gibi yüksek omega 3 yağ asidi içeriği nedeniyle kalp ve damarlarımız için oldukça önemli..Özellikle sardalya, uskumru, somon ve hamside bu yağ asidine bol miktarda rastlıyoruz. Bu nedenle önerim haftada en az bir kere bu balık çeşitlerinden birisinin tüketilmesi..Balık sevmeyenlere annemin bana uyguladığı tekniği öneriyorum: omega 3 yağ asitlerini kapsül olarak almak…

Bir de bitkisel sterollerle  zenginleştirilmiş margarinler var. Ünlü markalar reklamlarında kolesterolü düşürdüklerini iddia ediyorlar; doğru.. Yapılan bilimsel çalışmalara göre, kolesterolü yüksek olan kişilerde bu tür margarinler işe yarıyor. Fakat biz vur deyince öldürüyoruz. Kolesterolü normal olan sağlıklı kişiler de „ aman kolesterolüm yükselmesin“ diye   alıp bu margarinlerden bol bol yiyor. İşte yapılan en büyük hatalardan birisi.. Bu ürünlerin sadece kolesterolü yüksek kişiler tarafından, ilaç alır gibi tüketilmesi gerekiyor. Sağlıklı kişiler tarafından bilinçsizce tüketildikleri taktirde daha farklı ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyorlar.

Yüksek kolesterolden korunmak için öncelikle bilinçli bir yaşam tarzı şart. Sağlıklı beslenme ve düzenli hareket yeni oluşturacağınız yaşam tarzınızın yapı taşları..Tempolu yürümek, asansör yerine merdiveni tercih etmek  basit görünmesine karşın oldukça etkili aktiviteler..

Eğer kahvaltıdan kahvaltıya bir iki dilim ekmeğin üzerine sürmek için tereyağı yiyorsanız bunun hiçbir zararı yok. Ancak yararlı olduğunu düşünerek bol bol tükettiğiniz zeytin yağı, kilo almanıza ve kandaki yağ değerlerinizin yükselmesine sebep olabilir. Önemli olan yediklerinizin dozunu iyi ayarlayabilmeniz. Miktarını abartmadıktan sonra kolesterolünüz yüksek de olsa hiçbir gıdaya yasak yok!

Yazan: Aslı Demirel

 
2.
Ocak

Robert Koch Enstitüsü KiGGS Araştırması:

Almanya’da en fazla şişman çocuk sosyal statüsü düşük ve yabancı kökenli olan ailelerden çıkıyor!

Yabancı kökenliler arasında da ilk sırada Türk aileler geliyor!

Dünya Sağlık Örgütü, şişmanlığı çağın epidemisi olarak tanımlamakta…

En son verilere göre 1980 yılından beri şişmanların sayısı iki kat artmış durumda…

2010 yılı verilerine göre ise dünya genelinde beş yaşın altındaki şişman ve obez çocuk sayısı 40 milyonu aştı…

Şişmanlık ve obezite metabolik sendrom gibi birçok kronik sağlık problemlerini de beraberinde getirdiği için bu konu Almanya’da da birçok kurumu harekete geçirdi.

Robert Koch Enstitüsü’ nün Almanya genelinde 2003-2006 yılları arasında yaptığı KiGGS Araştırmasında 0 ile 17 yaş arasındaki 17.641 çocuğun  sağlık durumları farklı kriterler göz önünde tutularak araştırıldı. Araştırmaya katılan  çocukların % 17’ si yabancı kökenli… Yabancı kökenli çocukların da % 28’ ini Türkler, % 20 ‘ sini Rus  çocukları oluşturuyor. Bu oranla Türk çocukları yabancı çocuklar arasında en büyük grubu oluşturuyorlar… Ruslar ikinci sırada…

Araştırmaya göre 3-17 yaş gurubu çocukların % 15’i (1,9 Milyon çocuk ) şişman, % 6,3 ‘ü  (800.000 çocuk ) ise obez, yani aşırı şişman..

Bu sonuçlar ile Robert Koch Enstitüsü’nün 1980-1990 yılları arasında yapmış olduğu araştırma sonuçları karşılaştırıldığında şişman çocukların oranı % 50 artmış durumda…Bu sonuca sebep olarak özellikle iki unsur üzerinde duruluyor:

Sosyal statü ve yabancı kökenli aileler…

Genel olarak bakıldığında obezite en çok sosyal statüsü ve eğitim seviyesi düşük olan ailelerde görülüyor.

KiGGS raporlarına göre özellikle yabancı kökenli 7-11 yaş gurubu çocuklarda şişman çocuk sayısı  Almanlara göre % 50 daha fazla…

İşsiz anne babaların çocuklarında şişmanlık oranının da paralel olarak arttığı ortaya konmuş. Yabancı çocukların ebeveynlerindeki işsizlik oranının  Alman ailelerin çocuklarına göre % 50 oranında daha fazla olduğu göze çarpıyor…

Çocuklarda görülen şişmanlıkta anne babadan gelen kalıtsal faktörler büyük rol oynuyor. Ailede obezite varsa çocuklarda da olma olasılığı çok yüksek.

Diğer bir sebep olarak annelerin hamilelik sırasında aşırı kilo almaları gösteriliyor. Hamilelik sırasında “Hamilelik Diyabet’i” olan anne  çocuklarının şişman olma olasılıkları ise oldukça yüksek…

Göze çarpan diğer ilginç bir sebep te anneler arasında emzirme oranının oldukça düşmesi.

Almanlarda yabancı ailelere göre emzirme oranı oldukça düşük. Yabancı kökenli ailelerde emzirme oranı ve sıklığı daha fazla olmasına rağmen, daha kısa süre emzirildiği ortaya konmuş…

Sonuç olarak, ortalama emzirme süresi maksimum 4,5 ayla sınırlandırılıyor. Daha sonra bebeklere eskiye oranla daha erken ve daha fazla nişasta ağırlıklı hazır mama ve meyve suları takviye ediliyor. Bu da daha çocuk yaşta obeziteye davet çıkarıyor.

Araştırmada diğer önemli bir unsur okul çağı çocuklarının hangi tür okula gittikleri. Özellikle “ Förder- ve Sonderschule” öğrencilerinde şişman çocukların oranı diğer okullara göre çok daha fazla… Bunun da direk olarak ebeveynlerin ve çocukların eğitim seviyeleriyle ilintili olduğu ortaya konmuş. Eğitim seviyeleri yüksek olan ailelerde daha bilinçli bir beslenme tarzı uygulandığı vurgulanıyor.

Bunun dışında çocukların okul sonrası yaptıkları aktiviteler incelenmiş. Okul sonrası herhangi bir bedensel ve sportif faaliyete katılmayan ve zamanının çoğunu televizyon karşısında geçiren çocuklarda şişmanlık çok daha fazla oranda görülüyor. Çocukların televizyon karşısında bilinçsizce ve büyük miktarlarda sağlıksız gıda tükettikleri ortaya konmuş. Programların aralarında yayınlanan gıda reklamlarının ise bu gıdaları daha çekici kıldığı ve tüketimi arttırdığı tespit edilmiş.

Araştırma sonuçları ortada…

Yarının geleceği çocuklarımız için hep beraber çözüm yolları üretmek zorundayız. Çocuk yaşta görülen hafif topluluk veya şişmanlık birçok kişi tarafından şirin görünebilir veya belki ciddiye alınmayabilir. Fakat şişmanlık ve obezite yıllar sonra bereberinde şeker, yüksek tansiyon, kolesterol, damar tıkanıklığı ve depresyon gibi birçok hastalığı beraberinde getiriyor.  Anne karnında başlayan şişmanlığı önlemek için bilinçli beslenme ve düzenli bedensel aktivite şart…

Yazan: Aslı Demirel

 
28.
Aralık

D Vitamini Eksikliği Kemik Erimesine Yol Açıyor

D vitamini yağda çözünen vitaminlerdendir. Güneş ışınlarının deriyle teması sonucunda % 90-95 oranında vücut tarafından sentezlenir. Çok az miktarda ise gıdalardan alınır. Vücutta oldukça önemli fonksiyonları vardır. Özellikle kemik ve diş sağlığında büyük rol oynar. Bağırsaklarda kalsiyum ve fosfor emilimini dengeler. Eksikliğinde ise kalsiyumun bağırsaklardaki emilimi oldukça azalır ve uzun vadede kemik erimesine yol açar.

„ Ärzte Zeitung“ un 16.10.2012 tarihli sayısında

yayınlanan bir makalede Robert Koch Enstitüsünün yapmış olduğu araştırmaya göre Almanya’ da % 62-64 oranında çocuklarda ve % 57- 58 oranında yetişkinlerde ciddi anlamda D vitamini eksikliği görülmekte.

Biz Avrupa ‘da yaşayan Türkler de risk altındayız. Bahar aylarına girdiğimiz şu günlerde güneşli günlerin sayısı haftada bir iki günü geçmiyor. Bu süre yıllık 3-4 ay ile kısıtlı. Bu durum direk olarak kandaki D vitamini değerlerimize de yansıyor.

D vitamini açısından zengin gıdalar, özellikle somon, uskumru, sardalya gibi yağlı balık türleri,

yumurta sarısı, süt ve süt ürünleri ve karaciğer olarak sayılabilir. Fakat bu eksikliği sadece gıdalarla giderebilmemiz mümkün değil. Ancak D vitamini tabletleri alarak ve D vitamince zengin gıdaların takviyesi yoluyla bu eksikliği giderebiliriz. D vitamini tabletlerini muhakkak doktora danışarak ve onun belirlediği miktarda almamız gerekiyor. Fazla miktarda alındığı zaman her maddede olduğu gibi vücutta istenmeyen kötü

etkiler yaratabiliyor.

Kemik erimesine karşı alabileceğimiz diğer bir önlem de kalsiyum açısından zengin gıdalar tüketmek…

Çocuklar, 55 yaş üzeri menapoz devresi ve sonrasında olan bayanlar, emziren ve hamile bayanlar, kronik hastalıkları olanlar, mide bağırsak ameliyatları geçirmiş ve özellikle bağırsaklarının belirli bir kısmı alınmış olan  kişiler, alkol ve uyuşturucu bağımlıları direk olarak risk guruplarını oluşturuyorlar. Bu nedenle bu kişilerin diğer kişilere oranla kandaki D vitamini ve kalsiyum miktarlarını sık sık kontrol ettirmeleri gerekmekte.

Özellikle genç kızlar ve genç bayanlar gıdalarla kalsiyum alımlarına çok dikkat etmeliler. Genç bayanlarda kalsiyumun depolanması 30. yaşa kadar normal seyrederken, 30 yaş sonrasında giderek azalmaya başlıyor ve daha sonra istediğimiz kadar önlem alalım depolanma miktarı 30 yaş öncesi gibi olmuyor.

Süt ve süt ürünleri, özellikle sert peynir türleri örneğin parmezan, kaşar peyniri hayvansal gıdalar içinde en çok kalsiyum içeren gurup…

Bunun yanında yeşil ve yeşil yapraklı sebze ve meyveler brokoli, yeşil fasulye, nane  kurubaklagiller, barbunya, nohut, fasulye, kuruyemiş ve özellikle pekmez, bol miktarda kalsiyum içeriyor.  Günde 3 porsiyon süt ve süt ürünü günlük 1000 mg  olan kalsiyum ihtiyacınızı gidermek için yeterli…Yani bu da günde 1 su bardağı süt, 1-2 dilim peynir (veya 1-2 kibrit kutusu büyüklüğünde peynir) ve 1 küçük kase yoğurda karşılık geliyor.

Eğer süt ve süt ürünleri sevmiyorsanız alternatif olarak sebze ve kurubaklagil türlerini veya kalsiyum ile zenginleştirilmiş soya ürünleri ve maden sularını tüketebilirsiniz.

Beslenmenin ve tablet tedavisinin dışında kemiklerin sağlığı için en önemli unsur hareket ve aktive..

Doğru beslenmenin yanında günlük 30 – 45 dakikalık özellikle güneşli havalarda yapılan basit tempolu yürüyüşler ileriki yaşlarda kemik erimesi riskine karşı sizi koruyacaktır.